Aldım onun tadını

0
900

Yalnızım, kederliyim. Mevsim yaz ortası. Alplerin başı Nurhaklar gibi biraz dumanlı… Hava soğuk, yağmur kovadan boşanırcasına gün boyu yağıyor. Gece geç saatlerde yatağıma gidip sahça uyuyordum. Telefonumun sesiyle uyandım. Arayan hemşerim Şair Doğan Ceren idi.

“Hayrola, sesin pek iyi gelmiyor?” diye sordu. “Biraz rahatsızım…” dedim ona. Birçok konuyu kısa da olsa birlikte hasbıhâl ettik. Ancak hâlâ uyku sersemiydim. Duş aldım. Çay koydum, kahvaltılık indirdim kendime.

Evden çıktım. Manor mağazasına tamire verdiğim saatimi almak için, arabama atladığım gibi soluğu Chur şehir merkezinde aldım. Manor’a giden yol üstünde çalgıcılara rastladım. Bir süre izledim onları. Hava kurşun gibi… Belki uyku sersemliğim kaçar diye. Nafile… Tekrar eve döndüm. Rutin işlerimi yapmak dahi içimde gelmiyordu. Üzerime bir battaniye aldım, koltuğa kendimi bıraktım. Uykuya dalarım diye TV kanallarını zapingledim, olmadı. Sanki uyku hastalığına yakalanmış gibiydim. Posta ile memleketten yeni gönderilmiş sehpa üstünde duran Nobel Edebiyat Ödüllü dünya yazarların eserlerinden birini okumak için aldım. Birkaç yaprak çevirdikten sonra dalıp gitmişim.

O sırada insanın içini açan güzel bir rüya gördüm. İçi öteberi dolu arabayla, ismini ve dilini bile bilmediğim başka bir memlekette ticaret yapıyordum. Arabamı o kent merkezine park ettim. Beş-altı katlı bir binanın salonunda kokteyli partisi veriliyordu. Sanki ben de davetliydim. Lobideki herkesin üstü başı gıcır gıcırdı. Fakat benim üzerimde mavi renk olan tişörtte lekeler olduğunu fark ettim. Utanarak hemen sıvıştım oradan. Tuanasa sözcüğü gibi harflerden oluşan bir şehre gitmek, yol güzergâhını öğrenmek için asfalt boyunca yaya yürüyordum. Yürüdükçe yol ayrımı da uzuyordu. Yol boyunca solumda cam ışıltısı kadar berrak, etrafı sıra dağlarla çevrili çok büyük masmavi bir göl vardı. Hava çok güzel ve güneşliydi. Ancak sıcak hiç hissedilmiyordu. Gölün ince kıyısı asfalt yol üzerine kadar geliyordu. Kendi kendime ‘burası yaşanılacak ihtişamlı bir yer. Buraya yerleşmek gerek’ dedim. Yürüdükçe ne kadar uzaklaştığımı kestiremiyordum. Gölü geride bırakmıştım. Bir ağacın gölgesinde soluklanayım diye altına gittim. Ağacın seyrek dallarında kayısı ağacına benzer tek tük meyve vardı. Ne de olsa Kayısı diyarının çocuğuydum. Bir tane kopardım. Orada, yaklaşık yirmi yıldır bırakıp gelmek zorunda kaldığım kayısı ağaçlarımızın düşüne daldım:

‘Kayısının yurdundan savruldum Avrupa’ya, oradan da ismini ve dilini bilmediğim bu üçüncü ülkeye yol eyledim. Rengârenk çiçekler, büyülü kokusuyla mest ederdi tüm yöreyi. Çağla olup selamlardı bizi. Babam anlatırdı:

“Çocuklara şifa bu” derdi. “Kışın lapa lapa yağan kar her yeri doldurduğunda sarı, turuncu rengi, hoş kokulu, yedi tane kuru kaysı yedin mi, tüm hastalıkların dermanı olur. Faydası saymakla bitmez” derdi Annam. “Yorgunluk alır, sinirleri sakinleştirir, stressiz rahat bir uyku verir insana”

Dedem:

“Tansiyonu düşürür, metabolizmayı iyi çalıştırır, kilo almayı önler, insanın depresyona girmesini önler” derdi. Şifacı nenem; “Reçeli kabızlığı önler, akciğer ve kanseri önler” derdi ve eklerdi, küçücük yumuk gözleri ışıl ışıl parıldardı. “Gırtlak iltihabını kurutur, astıma iyi gelir.” Sonra, yabancı bu diyarlarda neden yılda bir defa gözlük merceğini değiştirmek zorunda kaldığımı; gece körlüğünü önlenmediğini, artan ülserim ve migrenimin artışı, vücudumun hızla yaşlanıyor olması, artırdığı kan yapımın yavaş yavaş düşüyor olmasını, düzgün ve sağlam olan kemiklerimin, yamuk yumuk oluşunu, her yanımın ağrıması, kalbimin yaşlanıp, geceleri nefesimin kesiliyor olmasının tek nedeni memleketimin kayısılarından mahrum kalışım imiş!..

Dilime şu dizeler döküldü:
“Nurhaklarda aldım kayısının tadını,
Duyurayım dünyaya adını.
Kısmet olsa saki olarak gitsem sılaya,
Suyunu dem diye sunayım can canana!”
Düş dünyamdan sıyrıldım. Yolu üçe ayıran yere vardım. Bu üçgende çok eski sıvaları dökülmüş yıkık, birbirine bitişik olan kerpiçten yapılma evlerin bulunduğu yerde, gitmem gereken şehrin yol güzergâhını sormak için insan aramaya koyuldum. Küçük bir tepeye çıktım. Sağ kolum üstünde karşı yamaçtaki dağ eteğinde küçük yerleşim yerleri yeşillerle bezeliydi.

Yerleşim yerin dışında dağ sade çıplak bayırdı. Önüne vardığım kerpiç evlerden birinin işliğinde duran gence rastladım. Tam yolu soracaktım ki, aşağıya inmemi tarif etti. Ağıllık gibi bir yere girdiğimde tabanı daireli, toprak eleği şeklinde bir şeyler elediklerini gördüm. Çat pat birkaç sözcük bildiğim dilleriyle yolu sormaya çalıştıysam da kimse oralı olmadı. İlerlemeye çalıştım. Sanki daha önce buraya gelmiş ve öteberi kendisine sattığım birinin evine vardım. Oracıkta ümitlendim kesin yolu öğrenirim diye, nafile…

O da beni başında savuşturdu. Kime yolu sorduysam bana cevap vermiyorlardı. Bu eski püsküllerle kurulu kerpiç köyün meydanına vardım. Önceden ona öteberi sattığım ve evinde beni başından savuşturan adam köy meydanındaydı. Yolu sormak için yanına sokuluyordum ki, yine bana sırtını çevirdi. Çaresiz o kalabalığın olduğu yerden ayrıldım. Evlerin arasından yürürken, birkaç küçük haylaz köpek çömeldikleri yerde garip bir biçimde, dili olsa sanki benimle konuşacak gibi bana bakıyorlardı. Bu yerleşim yerinin sokakları ve yolları küldü âdeta.

Evlerin az ötesinde sakalları kırlaşmış, aksakallı bir yaşlı, eşek, katır, at yüklü akan küçük dere kenarında kervanın önünde yürüyerek köye giriyordu. Kesin bu aksakallıdan öğrenirim diye düşünürken o da benden yüz çevirdi.

Çaresiz bir hâlde bir tümsekten aşağı inemeye çalışırken; artık yolun sonuna geldim diye bir korku sardı beni, ürperdi bedenim. Geri dönecek ne yol ne de iz bulabildim. Kendi kendime burda çaresiz kaldığımı eşim duysa; ‘neredeyse gidip oradan bulur getiririm’ derdi diye anımsadım.

Kimim kimsemin olmadığı bu yabancı diyarda ümidimi tümden yitirmiş, ağlamaklı bir duyguyla gördüğüm rüyadan uyandım. Yem verilsin diye, yanı başımda saate ayarlı akvaryumun ışığının yanıyor olduğunu ve camdan hâlâ yağmurun çiselediğini gördüm. Hakk’tan kimseyi ümitsiz bırakmamasını diledim. Yekinerek elimi yüzümü yıkadım. Memleket usulü bulgur pilavı ve salata yaptım. Sonra memleket kayısıları gibi olmasa da dolapta kayısı ve üzüm koydum sehpaya…

Günbatımı yavaş yavaş ağarıyordu.

CEVAP VER